Doğaya hürmet insanı es geçerek olmaz

Son yıllarda kentten köye dönüş hareketinin onlarca örneğine şahit oluyoruz. Dönüş sebepleri benzer görünse de herkesin farklı bir hikâyesi var aslında.

Kentten köye dönüşün her zaman bir köye yani köy halkına dönüş hareketi olmadığının altını çizmek gerek. İnsanlar aslında sadece doğaya dönüyor. Kentin beden ve ruh sağlığına iyi gelmediğini tecrübe edenler, doğada sağlıklarına yeniden kavuşmak ve huzuru bulmak gibi temenniler taşıyor. Ancak bu dönüş nispeten rotasyon kolaylığı sağlayacak bir şehir oluyor. Ve genel olarak söylersek doğaya dönenlerin iki şeyi görmesi kaçınılmaz oluyor: köy halkının değişen tüketim algısı ve tahrip edilen doğa.

Kentteki lüks hayatını bırakarak köye göçmüş bir ailenin yaşadıklarını okuduğumuz “Neydik N’olduk Ailesi” bir tür olmamışlığın romanı.   Alışveriş yapmadığında gergin ve sinirli olan bir anne, hiçbir şeyden memnun olmayan mutsuz bir abla, sürekli çalışarak evdekilerin “ihtiyaçlarını” karşılamak zorunda kalan bir baba ve ailenin tek olumlu karakteri, fotoğraf çekmeyi ve yoga yapmayı çok seven 12 yaşındaki Elif. Aile profili modern bir yozlaşmayı çağrıştırıyor. Bu yozlaşmayı en iyi gördüğümüz sahneler aile fertlerinin birbiriyle “hormonlu salak, beyinsiz, ipin çok uzadı senin” gibi ifadelerle konuşuyor olması.

Hayatları bir anda alt üst olan aile, beklenildiği gibi önceleri köy yaşamına uyum sağlamakta zorlanıyor. Zamanla mecburen alışmaya başlıyor. Köye uygun yeni yaşam becerileri kazanmak ve şehirdeki “nimetlerin” mahrumiyeti, aileyi nisbeten belli bir seviyeye getiriyor. Bu seviyenin aslında sadece bağımlılıklarını yenme konusunda gösterdikleri ilerlemeden başka bir şey olmadığını anlıyoruz daha sonra.

Romanın genel konusu doğayı tahrip etmenin sonuçları üzerine kurulu diyebiliriz. Sadece büyük şehirde değil köyde de insanlar toprağına yabancılaşmıştır. Köy arazileri, şirketlerin talanına uğramaktadır. Bu yönüyle bakıldığında roman bir doğa hassasiyetine sahip ama doğaya saygı temelde hangi düşünceden ileri geliyor bu çok net değil.

Aile fertlerinin birbirleriyle konuşmaları “sıkıntılı” çünkü hayata bakışları sıkıntılı. Sadece tüketmeye programlanmış; şükürsüz ve huzursuz bir hayat sürüyorlar. Birbirlerine karşı son derece özensiz ve kaba bir ilişkileri var. Mecburen geçtikleri köy yaşamı ise insana olan hürmet eksikliğini kazandırmıyor aileye. Bazı şeyleri sorgulatıyor evet, lüks bir hayat olmadan da yaşayabilmek, doğayı önemsemek, kendi kendine yetebilmek ve hayat için önceliklerinin değişmesi gibi. Tüm bu sorgulamalar yeteri kadar gerçekçi durmuyor romanda. Zaten romanın sonunda ailenin bu yaşadıklarının babanın aileye ders vermek için düzenlediği bir oyun olduğunu anlıyoruz. Tüm bunlar gerçekten de bir rüyaymış yani! Herkesin kendine göre ders çıkardığı bir rüya!

Yeteri kadar ders çıkarılabilir mi pek emin değilim. Çünkü doğa konusunu sadece kirlilik üzerinden teknik bir düzeye indirgiyor roman. Doğayı tahrip eden şirketlere, hükümetlere bol miktarda eleştiri getiriyor. Ancak bu eleştiriler, insan ilişkilerindeki yozlaşma söz konusu olduğunda yeteri kadar görünmüyor. Kent yaşamının yozlaşmasını anlattığını düşünsek bile romanda bu durumu yeren belirgin bir ifadeye rastlayamadım.

Tüm sorumluluğu hükümetlere, şirketlere atarak çevreci olunmayacağının farkındalığı ile okumak lazım bu romanı. “Hormonlu salak” gibi ne yaratılmışa ne de Yaratıcı’ya hürmet göstermeyen gündelik bir dilin doğa söz konusu olduğunda geliştireceği dil de benzer seviyede oluyor ne yazık ki. Birbirine hakaret eden bir aile, yaş ayrımcılığını bir tür faşizm yorumu olarak gördüğü için kendisine “teyze” bile denmesini istemeyen Sezen Hanım, taşra irfanını kaybederek sığ ilişkiler ağında kaybolmuş köylüler ile  yazar, ortaya karışık bir doğa savunusu yapıyor. Ne kadar başarılı olduğu bizce muamma.