Klasiklerin kısaltılmışı okunur mu?

Klasik eserler genelde uzunluklarıyla bilinir ve çoğu yetişkinler için yazılmış olmasına rağmen çocukları klasiklerle tanıştırmada bazen aceleci davranmak isteriz. Kimileri klasiklerin olduğu gibi okutulmasından yanaysa kimileri de kısaltılmış ve uyarlanmış haliyle çocukları klasiklerle erken yaşlarda tanıştırmayı daha doğru bulur. Bu tartışmaya Behiç Ak’ın Çatıdaki Gezegen romanında geçen bir sahneyle yeniden bakalım:

………………………………………………………………………………………………………………

“Kitapları inceledim gözüme ilk çarpan Herman Melville’nin Moby Dick adlı eseriydi. Kaptan Zeki’nin bahsettiği romanı, kısa sürede okuduğumu hatırladım. Ben de Kaptan Ahab karakterinin günlerce etkisi altında kalmıştım. Elime aldığımda, bir çırpıda okuduğum kitap olmadığını fark ettim. Aşağı yukarı altı yüz sayfalık bir romandı bu. Benim hatırladığım kitap en fazla kırk sayfalıktı. Canım sıkılmıştı.

Hem en yakınında Cervantes adlı yazarın don Kişot romanını görünce okul arkadaşımı görmüş gibi sevindim. Babam doğum günümde bu romanı hediye etmişti. Ama nedense buradaki don Kişot’un da benim okuduğumla pek ilgisi yoktu. Sekiz yüz kusur sayfadan oluşan ciltli kalın bir kitaptı. Benim bildiğim Don Kişot’sa yirmi sayfalıktı.

Kitapların sayfalarını karıştırınca, gerçeği tahmin etmeye çalıştım. Galiba biz her şeyin kısaltılmışını okuyorduk. Çocuk olduğumuzdan, sadece basitleştirilmiş kitaplar okuyabileceğimiz düşünülüyordu belki de… Ama sekiz yüz sayfalık kitabı okumaya büyüklerin de vakit bulacağını pek sanmıyorum. Babam, beğendiği kitaplardan “harika kitap, hemen okunuveriyor” diye bahsediyordu. Don Kişot’u bana hediye ederken de öyle sunmuştu zaten: Hemencecik biten, insanı hiç yormayan, olağanüstü güzel bir hikâye.

Çünkü vaktimiz yoktu. Nedense hep bir yerlere yetişmek ister gibiydik. Bazı metinleri en kısa yoldan okuyup bitirmek zorundaydık. Bir romanın kısa özetini alelacele okuyup diğerine geçiyorduk. Aslında, vakit konusu da pek anlamadığımı söyleyebilirim. Vaktimizin olmadığı, pek doğru değildi. Çünkü bir yandan da, boş vakitlerimizi dolduramadığımız için sıkıntıdan patlıyorduk. Dünyanın en zor sorusu şuydu:

“Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz?”

Benim cevabım netti:

“Sıkılıyorum ve yapacak bir şey bulamıyorum.”

Cerenimo aşağıda olmayanların çatı katında olduğunu söylemişti ya, o günden beri aklımdan çıkmadı bu. Yalnız kalınca, aşağıda artık bulunmayan ama çatı katında olan en önemli şeyi keşfetmiştim.

Vakit!

Evet, burada vakit vardı. Kalın kalın romanlar okunabilir. Her konuda uzun uzun düşünülebilirdi. Hatta aşağıda en az yaptığımız şey yapılabilirdi: yazı yazılabilirdi.

Romanı elime alıp koltuğa gömüldüm.

Don Kişot, okuduğu şövalye romanlarının etkisinde kalarak, kendini gezgin şövalye ilan etmiş, hayalperest bir maceracıydı. Yardımcısı Sanço Panza ise, okuma yazma işlerinden pek anlamayan köylünün tekiydi. Şövalyenin düşlerinin peşine takılarak yükseleceğini uman bir fırsatçıydı. Don Kişot, kötü yürekli devler zannettiği yeldeğirmenlerine saldırıyor, heykel taşıyarak ayin yapan insanları çocuk hırsızı sanıp düşman ilan ediyordu. alay konusu olan bir zırdeliydi.

Babamın hediye ettiği kısaltılmış kitaptan aklımda kalanlar bunlardı. Oysa şimdi çatıda bulup da okuduğum Don Kişot, incelikleri olan bir romandı. Haftalarca okunsa bile bitmeyecek, gerçek edebiyat eseriydi. Komik mi, yoksa acıklı mı olduğuna hemen karar verilmeyen bir metindi. Hikâye içinde hikâyeler şiirle bezenmişti. Konudan konuya atlıyor, olaylara o zamana kadar düşünmediğimiz açılardan bakmamızı sağlıyordu.

Daha sonraki günler Cerenimo’yla her çatıya çıkışımızda romanı okumaya devam ettim. Eve getirmeyi pek düşünmedim çünkü bu roman ancak vaktin bol olduğu yerlerde okunabilirdi.

Don Kişot’u okudukça sevdim. Sevdim ne kelime tutkuyla bağlandım desem yeridir. Don Kişot’un kendini aldatabilme yeteneğini, şiirle inceltilmiş sivri dilinin bağımlısı oldum. Nedense hep onun gibi konuşmak istiyordum.

Anladım ki onu tanıma isteğimi, ancak bizzat “o” olarak gerçekleştirebilirdim.

Ve adeta küçük bir Don Kişot olmuştum. Annem beni kahvaltıya çağırdığında, kendim gibi konuşmuyordum artık.

“Mançalı Asilzade Şövalye Don Kişot, masanın üstündeki düşmanlara saldırma teklifinizi kabul ediyor hanımefendi. Ömür boyu köleniz olarak şunu söyleyebilirim ki, peynir kılığına girmiş alçak düşmanın ve tereyağına dönüşmüş sefil büyücünün iki hamlelik işi var. Kılıcım kara büyücüler tarafından kahvaltı bıçağına dönüştürülmüş olsa da, bu yoldan geri adım atmam mümkün değil. Tehlikeyi göze alıyor, ekmek dilimi biçimine girmiş kadırgaları ellerimle kavrayıp, o sefil peyniri ve alçak tereyağını ekmeğimin üstüne sürüyorum.”

Annem odamı toplamamı istediğinde de aynı üslubu sürdürüyordum:

“Hiç merak etmeyin hanımefendi, sizin emirleriniz benim için emirdir. Sonsuza kadar hizmetinizde olmaya yemin etmiş bir gezgin şövalye olarak isteklerinizi karşılamak görevimdir. Evleri yakıp yıkarak dağıtan düşmanlar, insanları esir aldılar, büyücüleri devreye soktular. Bu yerleri bize, dağınık bir çocuk odası gibi göstermeyi başardılar. Ağlamayınız güzel ve soylu hanımefendi. Hiç şüpheniz olmasın ki her şey eskisi gibi olacak, esirler tıkıldıkları hapishanelerinden dışarı çıkarılacak evleri de yerli yerine konacaktır.”

Behiç Ak
Çatıdaki Gezegen -sf 76-81
Günışığı Kitaplığı